27 Ağustos 2010 Cuma

S&M


The sin of a sadist is very great. If masochist asks to be tied up and whipped, in the worse case his request can be denied but even his desires cannot be fullfiled at least he won't lose the other party. But if one tries his best to fullfil the masochist's wishes in return one might lose the party.

Sakamoto Sumiya (L)

11 Temmuz 2010 Pazar

Loveless


"Tsuki no Kaasu
Tsumetai yume no naka de..."
Giriş müziği Okina Reika'nın Tsuki no Curse şarkısı. Uzun zamandır, izlediğim ve etkilendiğim güzel animelerden biri. 12 bölüm olan ilk sezonunu 1 günde ekrana yapışarak izlemek mümkün.
Konusundan söz edersek; Aoyagi Ritsuka 6. sınıf öğrencisidir. Bir "sacrifice" olan abisi 2 yıl önce yanarak ölmüş ve "fighter" olan Agatsuma Soubi'yi kardeşine bırakmıştır. Okul çıkışı kapının önünde bekleyen Agatsuma Soubi, Ritsuka'yı kolundan çeker ve Seimei( Ritsuka'nın abisi)nin emri olduğunu söyleyerek artık onun savaşçısı olduğunu söyler. Soubi, Ritsuka'ya onu sevdiğini söyler ama bu sevgi içten mi yoksa emredildiği için mi?
Asıl sevginin ne olduğu üzerine yoğunlaşılmış. Shounen-ai, slice of life supernatural, school life karışımı. (Shounen-ai'ye gerçekten güzel bi örnek =D) Mangasını okudum fakat hala devam ettiği için sonunu karın ağrıları içinde bekliyorum. 2. sezon çok daha güzel olucak gibi.
İyi seyirler =)

Fakat tek kelime bile yazamayışım?

Kelime kabızlığı, sonsuz harf döngüsü
Bir kelime içine saklandım
Kelime: Deniz

19 Nisan 2010 Pazartesi

Goethe, Ölüm..


22 Mart 1832 günü, Goethe dünyadan ayrılmaya başlar. Barbey d'Aurevilly'nin dediği gibi, canlı halinin mermerden yontusu haline gelecektir. Çok fazla zaman gerekememiştir ona. Sabah dokuzda su ve şarap ister. Daha sonra da, panjurları açmalarını söyler. Saat onda, efsanenin büyük ustalıkla güzelleştirmiş olduğu sözleri söyler: "Daha fazla ışık." Son sözler ve son sözler üzerine söylenen "sözler" vardır. Goethe'ninkiler çoğunlukla mizah duygusu uyandırır. Thomas Bernhard hırçınlıkla şunu belirtir: Goethe Mehr Licht değil, Mehr Nicht (bir daha asla) demiştir. Aynı sözcük, Georges Bernanos'un ölüm hakkında ve hatta, deyim yerindeyse, son makalesi hakkında bir nükte bulmasına fırsat vermiştir. Mart 1948'de, son bir ameliyat geçirmek için bulunduğu Neuilly Amerikan Hastanesi'nde, tamirat için gelmiş olan şaşkın bir elektrikçiyle, Göethe'nin son sözünü çevirerek şakalaşır: "Licht! Licht! Biraz ışık! Biraz ışık!" 5 Temmuz 1948'de, Tanrının diğer taklitçisi Chateaubriand'dan yüz yıl ve bir gün sonra ölür. "Hodri meydan!" dediği kişi, düelloyu kazanmıştır.
Son sözler ve neredeyse son sözler vardır. "Kitaplarmı ne yaptın?" diye sorar Goethe, uşağı Frederic'e. Uşak ise susar. "Yerine koy onları!" Frederic, bilin bakalım neden, yalan söyler: "Onları sattım." Oysa ki yedi bin cilt kitap uzakta değil, üzerinde cam piramitler bulunan çekmeceli büfelerin içine konmuş taş koleksiyonuyla birlikte başka bir odadır. Can çekişen yazar, bir rüyada şöyle der: "Şu güzel kadın başını görmüyor musunuz -siyah bukleleri var- ve harika bir ten rengi- orada, o karanlık zeminin üzerinde?" Bir rüya mıdır bu? Yazacağı bir kitabın cümlesi mi? Aslında Goethe'nin son sözleri, gelini Ottilie'ye seslenir: "Patini ver bana." Sonra, Weimar'daki evinin en küçük odasında, yatağının yanına yerleştirilmiş koltuğunun sol tarafına yerleşir. Her türlü süsten yoksun bir odadır bu. Ensesini nakışlı yastığa dayamış olan Goethe, hiçbir şey söylemez artık; elini kaldırır ve havada işaretler çizer. Harfler. Doktoru Vogel, w harfi gördüğünü düşünür. En çok okunan romanının kahramanı Werther'in, veya kendi ismi olan Wilhelm'in w'si. Veya Weib'in (Kadın), ya da Warum?'un (neden?) baş harfi. Kim bilir? İmzasını boşluğa atmak. Edebi yazının güzel bir imgesi. Ölümün romancı olduğu günler vardır.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Rozen Maiden


Evet bir anime daha.
Animemiz oyuncak bebekleri kapsıyor. 7 canlı bebek. Sakurada Jun okulda geçirdiği bir olaydan sonra kendini soyutlamış ve odasına kapanmıştır. İnternet üzerinden siparişler verir ve bir gün bir kutu gelir postada. Kutuyu açar ve içinden oyuncak bir bebek çıkar. Bebeği kutduğu zaman bebek canlnır ve konuşmaya başlar. O sırada içeri oyuncak bir palyaço girer ve Jun'u öldürmeye çalışır. Jun'un 2 seçeneği vardır : Ölmek ya da Shinku'nun kölesi olmak. Shinku oyuncak bebeğin adıdır. Doğal olarak Shinku'nun kölesi olmayı seçer ve kurtulur.
Bunlar Rozen Maiden. Shinku, Hina Ichigo, Suisei Seki, Sousei Seki, Kanaria, Suigin Tou, Bara Suishou. Shinku tam bir hanımefendi, siyah çayı çok sever. Kitap okur. Akıllıdır ve az güler. Hina Ichigo ise tam bir çocuktur. Çilekli pastaya bayılır ve çiçek bahçesi çizmeyi çok sever. Suisei Seki ve Sousei Seki ikiz kardeşlerdir. Kanaria'nın keman gücü vardır. Suigin Tou ilk Rozen Maiden, Bara Soishou ise sonuncudur. Hepsinin ayrı bir yeteneği ve yapay ruhları var. Bebekleri yapan Rozen -bebeklerin deyimiyle Father- aralarından en iyisini bulmak için bir oyun ortaya çıkarmıtır. Oyunun adı Alice Game. Bebekler savaşacak ve en iyileri Alice olacaktır. Savaş gerçekleşir fakat kimse Alice olamaz. Rozen onları iyileştirdiğinde ise Shinku'ya Alice olmanın tek yolunun Alice Game olmadığı söylemiştir. Arada gelişen olaylarla birlikte Jun-kun'da artık normal hayatına döner ve her şey tatlıya bağlanır. Rozen Maiden, Rozen Maiden Overtüre, Rozen Maiden Traumend olmak üzere 3 seri. İzlediğime çok memnun olduğum bir anime. Önerilir :> :>

Rosario+Vampire


Bir anime serisi daha paylaşıcam sizinle. Rosario+Vampire adlı anime isminden de anlaşılacağı gibi vampir ve başka insanüstü yaratıkları içeriyor. Aono Tsukune Yanlışlıkla bir yaratık kolejine kaydolur. Okulun ilk günü de Akashiya Moka adllı bir vampirle karşılaşır ve arkadaş olurlar. Moka'nın boynunda bir kolye vardır ve bu kolyenin ucundaki haç çıkarıldığı zaman gerçek vampir formuna dönüşmektedir. Yani normal hayattaki görüntüsü bir ilüzyondur.
Okulda ise daha fazla arkadaşla tanışırlar- Kurumu Krono, Sendo Yukari, Mizore Shirayuki-.Kurumu Krono bir Succubus'tur ve en başta Aono'yu elde etmeye çalışır ama başaramaz. Sendo Yukari ise kahramanlarımızdan 4 yaş küçük- dolayısıyla beden yapısı pek gelişmemiştir- olduğu halde aynı okuldadır çünkü zekidir. Ayrıca bir cadıdır. Mizore Shirayuki ise bir İce Lady'dir ve lakabi Stalker'dır. Ve bu kızların hepsi Tskune'ye aşıktır. Ama Tsukun'nin istediği Moka-san'dır. Olaylar gelişir.
Her bölümde Moka'nın gerçek formunu kullandığı bir olay gerçekleşiyor. Komedi öğeleri bol ve insanı sıkmayan cinsten. Rosario+Vampire ve Rosario+VampirCapu2 olmak üzere 2 seriden oluşuyor. 2. seride ise Moka'ın kız kardeşi ortaya çıkıyor. Her biri 13 bölüm. Ben beğendim. Konusu güzel ve olaylar nasıl derler tabiri caizse çocukça. Günlük olaylardan olduğu uzak ve çocuksu öykülerden oluştuğu için çok beğendim. Öneririm :> :>

25 Mart 2010 Perşembe

Nyks (Yine Çok Mitolojik Kayıt)


Yunan Mitolojisinde gecenin simgesi dişi yaratık. Büyük bir göksel figürdür ve tanrılar kralı Zeus bile ondan korkar. Bir inanışa göre Khaos'un kızı ve "Uyku", "Ölüm" gibi bir çok ilksel gücün anasıdır. Bazıları da onun yaratıcı tanrılardan Phanes'in kızı ve ardılı olduğuna inanılır. Kehanetleriyle kendi ardıllarına (Phanes'ten olma oğlu Uranos, Uranos'un en küçük oğlu Kronos ve Zeus) öğüt vermeyi sürdürmüştür. Bütün Antik Çağ boyunca şairler ve sanatçılara konu olmuş ama çok az tapınılmıştır.

Norn (Çok Mitolojik Kayıt)


Germen Mitolojisinde, Yunan Moirai'lerine banzer doğaüstü varlıklar. Genellikle insanların kaderini ören ya da dokuyan 3 genç kız biçiminde temsil edlilir. Bazı kaynaklarda Urd (geçmiş), Verdandi (bugün) ve Skuld (gelecek) adlarıyla anılırlar. Dünya ağacı Yggdrassill'in yanında, Urd'un kıyısının altında yaşar, iyilik ya da kötülük yapabilirler. Doğum sırasında sık sık kendilerine başvurulduğundan gebelikle de ilgileri olduğu sanılır. Eski İzlanda edebiyatında Nornlar kimi zaman "disir" olarak da anılırlar.

13 Mart 2010 Cumartesi

Seven Deadly Sins













Superbia: Gurur (Lucifer)
Avaritia: Aç gözlülük (Mammon)
Luxuria: Şehvet (Asmodeus)
Invidia: Kıskançlık (Leviathan)
Gula: Oburluk (Beelzebub)
Ira: Öfke (Şeytan Amon)
Arcedia: Tembellik (Belphegor)


Yedi ölümcül günah son halini bu durumda almış bulunmakta. Her biri İncilde geçen iblislerle eşleştirilmiş. Yaşam boyu bunlardan uzak durulması gerektiği savunuluyor. Aslında bakılacak olunursa iblis isimleri çok tanıdık. Black metal grup isimleri bazıları. Birisi -Beelzebub- okuduğum bir seride kedi ismi. Ayrıca izlediğim bir animede bu isimler 7 Kara Şövalye'ye verilmişti(11 Eyes).
Peki bunlardan kaçınan gerçekten iyi bir insan mıdır? Bastırılmış duygu içerisinde bir ömür geçirmek. Bence adil değil. Herşeyin fazlası zarar. Buna katılıyorum ama benim düşüncem insanların kendileri çok fazla kısıtlamamalarından yana.
Açgözlülüğü, şehveti, oburluğu ya da herhangi bir günahı yaşamayan insan bu dünyadan sadece boş bir hayat götürür. Gühahlar işlenmek ve ardından yorumlanmak için vardır. İşledikten sonra pişman olduysan bir daha yapmazsın, fakat hoşuna gittiyse seni engelleyecek birşey yok zaten. Bir gün kafana bir şey "dank!" deyince hayatın neden olduğunu da anlayıverirsin. İşte oracıkta insan olduğun ortaya çıkar. O zaman yaşadığını ve neden var olduğunu anlarsın.

11 Mart 2010 Perşembe

La Gargouille


Bir zamanlar Fransa'da, Seine Nehri'ne çok yakın bir yerde yaşayan La Gargouille adında bir ejderha varmış. La Gargouille'in diğer ejderhalar gibi yeşil bir derisi, uzun bir boynu, keskin pençeleri ve koca gövdesini taşıyamayacak gibi göründüğü halde şaşırtıcı bir biçimde uçmasını sağlayabilen minicik kanatları varmış. Bütün ejderhalar gibi o da ateş soluyup, galonlarca su fışkırtırmış ve keskin pençeleriyle en büyük ağaçları bile ortadan ikiye ayırabilirmiş.

Yakınlardaki Rounen kasabasının sakinleri ejderhadan nefret ederlermiş. Sürekli korku içinde yaşıyorlarmış. Ama ne yapsınlar? Ejderha hepsinden daha güçlü ve kuvvetli olduğu için, el mahkum, her yıl iştahını yatıştırmak için ona bir kurban vermek zorunda kalırlarmış. Ejdarhaların adeti olduğu üzere, La Gargouille de en çok bakire kızlardan hoşlanırmış ama kasabalılar ona genellikle suçluları kurban etmeyi seçerlermiş. Ne olursa olsun sonuçta insanlar yendiği için pek de hoş bir durum değilmiş.

Bu yıllarca böyle devam etmiş. Ta ki sonunda, milattan sonra 600 yılında Romanus adında bir rahip şehre gelene kadar. Rahip La Gargouille'i duyunca onu zapt etmeyi bir kere de kendisi denemek istemiş. Eğer halk, kasabaya bir kilise yaptırmaya söz verir ve burada yaşayan herkes vaftiz edilmeyi kabul ederse ejderhayı yollayacağına yemin etmiş. Kasabalılar aptal değillermiş tabi. Bunun iyi bir pazarlık olduğuna karar verip teklifi kabul etmişler. Kaybedecekleri ne varmış ki zaten? Ejderhadan başka..

Böylelikle Romanus yanına bir İncil, bir haç, bir mum ve bir çan alıp Seine'in yolunu tutmuş. İlk başta mumu yakıp yere koymuş. Sonra La Gargouille'i çağırmadan önce İncili açmış. Ejderha miskin miskin çıkmış mağaradan. Koca bir canavar tabii. Karşısındaki ise sıradan bir insan. Korkulacak neyi var ki? Böyle bir ziyaretçi olsa olsa akşam yemeği olur.

Ejderha görünür görünmez Romanus çanı çalmış -tıpkı ölümü haber veren bir uyarı gibi- ve Tanrının sözlerini okumaya başlamış.

Bu ejderhanın çok komiğine gitmiş. Burnundan ufak dumanlar çıkararak gülmeye başlamış. Ama o sırada fark etmiş ki istese de alevler püskürtemiyor artık. Ciğerlerinde korkunç bir acı hissetmiş ve çok geçmeden nefesi kesilmiş. Sanki ciğerleri sönüp kurumuş gibi hissediyormuş.

Rahibi alevleriyle haklayamayacağını anlayan ejderha bu kez öne doğru bir hamle yapmış. Ama rahip hemen hacı çıkarıp vakur bir ifadeyle canavarın önünde kaldırmış. Sanki görünmez bir el onu geriye doğru çekiyor gibiymiş. Ne tarafa dönse rahip hareketini bir şekilde tersine çeviriyormuş ve La Gargouille sonunda kıpırdayamaz olmuş. Bir elinde haç, bir elinde İncil, Romanus yürekten bir inançla okumaya devam etmiş. Okuduğu her dize ejderhanın üzerine saplanan bir ok, her bölüm içine saplanan bir mızrakmış.

Bunca yıllık hayatında böyle bir şey görmeyen ejderha sonunda geri çekilmeye başlamış. Romanus çılgınca bir sağına bir soluna bakınan ejderhayı geriye doğru ittiriyormuş. Ejderha sonunda mağaranın içine hapsolup dizlerinin üzerine çökene dek amansız okumasına devam etmiş. Sonunda İncili kapatıp mumu söndürdüğünde canavar iyice uysallaşmış artık.

Savaşacak dermanı kalmayan La Gargouille, Romanus'un cüppesini boynuna geçirmesine izin vermiş. Rahip elindeki haçla cüppeden tasmayı iyice bağlayıp yenilen ejderhayı kasabaya sürüklemiş.

Bir ejderhayı öldürmenin tek yolunun onu diri diri yakmak olduğunu herkes bilir. La Gargouille'e de böyle yapmışlar. Canavar acı içinde kıvranırken çıkardığı sesler kasabalılara müzik gibi geliyormuş. Ateşe bağışıklık kazanan boynu ve kafası bir türlü yanamadığı için çığlıkları, son nefesini verene kadar devam etmiş. Canavarın sesinin kesilmesiyle kasabalılar da üzerlerindeki bu lanetten sonsuza kadar kurtulmuşlar.

Kasabalılar saygın insanlar oldukları için sözlerinde durup bu iyiliğin bedelini ödemişler. Her geçen gün bir başkası daha vaftiz ediliyormuş ve kasabanın semalarında muazzam bir kilise yükselmekteymiş. La Gargouille'in yanmamış başını kilisenin en tepesine yerleştirmişler. Kimera ve gargoyle heykelleri, yüzyıllardır, La Gargouille'in başından model alınarak yapılmıştır.



Oluklarda biriken suyu tahliye etmek için kullanılan gotik mimari eserlerinin, geceleri canlandığına ve gündüzleri tekrar taşlaştığına inanılır.

10 Mart 2010 Çarşamba

Elfen Lied


Elfen Lied. Bir anime ismi, anlamı "elf şarkısı" olup, Almancadır. İnsan ırkının bir üstü olarak kabul edilen "dicloniuslar" uyandıklarında -tabi bu uyanma bildiğimiz uyanma değil- insanların göremedikleri 2 metre uzunluğunda kollara sahip olduklarını anlarlar. Bunlara "vektör" ismi verilir. Vektörler insanları kolaylıkla öldürebilmekte ve onları çok güçlü kılmaktadır. En belirgin özelliklerinden biri de sahip oldukları boynuzlardır.

Animemizin baş kahramanı Lucy adında bir dicloniustur. Küçükken bir yetimhaneye bırakılmış ve yetimhanedeki çocuklar tarafından dışlanmıştır. Bir gün Kouta'yla tanışır ve ona aşık olur. Kouta bir keç gün sonra gitmek zorundadır. Bu süre zafında Lucy'yle arkaşlıkları ilerler. Gideceği gün Kout'nın kuzeni Yuka'ya sarılmasını gören Lucy, yeniden ihanete uğradığını anlar ve kendi içinde -tabiri caizse- akla karayı seçmek zorunda kalır. Sonunda Kouta'nın ailesini öldürür. 8 yıl sonra Kouta geri döner. Psikolojisi bozulduğu için 1 yıl hastanede yatmıştır ve hiçbişe hatırlamamaktadır. Kuzeni Yuka'yla birlikte kişilik bölünmesi yaşayan ve enstitüden kaçan Lucy'yi bulurlar. Lucy sürekli "Nyuu" dediği için adını Nyuu koyarlar. Ardından tarih aydınlanmaya başlar.

13+1 ova olan animemizin giriş müziği kesinlikle mükemmel. Herhangi bir iş yaparken kendinizi mırıldanırken bulabilirsiniz. Olayların gelişimi sizi sıkmıyor ve kafa karıştırmıyor. Havada uçuşan kol bacak veya herhangi bir vücut uzvu animenin başından bu yana alışılageldik bir hal alıyor.

Björk






Sesini duyduğum an aynı anda hissedilebilinemeyecek bir çok duygu birleşir, yumak olur. Her ne kadar kendisine hayranlık beslenilmesine karşıysa da bu elde olan birşey değil, diymi? O'nu seviyorum. Sevmeyeni anlayamıyorum. O hiç yaşlanmasın. Ebedi kalsın..

23 Ocak 2010 Cumartesi

Bilen bilir. Bir mektup.

Lou Ne kadar acı çekiyor olduğum, sevgili Lou, kendini tekrar bulup bulmaman sorunuyla bağlantılı değil.Senin kadar zavallı bir insanla hiç uğraşmamıştım. Cahil ama zeki bilinen şeyleri değiştirmekte usta bu kusuru tatsız ama saf genellikle inatçılığından, küçük sorunlarda dürüst ve adil sorun büyüdüğünde bütün duruşu korkakça sahtekarca neredeyse tamamen duyarsız ruhsuz ve sevgisiz iş duyguya gelice, hep hastalıklı, neredeyse deli iyiliği dokunanlara utanmadan vefasız ve arsız Özellikle güvenilmez terbiye edilmemiş onurdan nasibini almamış beyni ruhunun ilk işareti kedi karakterli ev kedisi kılığında yırtıcı bir hayvan aristokratlara olan yakınlığıyla aristokrat olarak anılan iradesi güçlü ama hedefi zayıf olan azim ve saflıktan yoksun şehvetin yerine zalimliği koyan cinsel erteleme ve zayıflık yüzünden çocuk gibi bencil tanrıyı seven fakat insana karşı sevgi duymayan gelişmeye muhtaç olan kurnaz, tam bir otokontrolle erkeğin cinselliğinden söz eden. Sevgiler F.N.

Bir Starla Yaşamak


Okan Bayülgen ile aynı evdesin. Okan öğlen 3 sularında yeni uyanmış. Üstünde robdöşambrı, elinde kahve ile salona giriyor. Kahvaltıdan önce iki sigara içmiş bile. Jöle vurulmadığı için uzun saçları kabarık ve dağınık. Sana "günaydın" diyor. Sesi bu saatte biraz boğuk ama yine de etkileyici. "Sabah menemen yapmıştım, yersen biraz kaldı" diyorsun. "Aç değilim" diyor. Kütüphaneden bir kitap alıp koltuğa oturuyor. Bu Fransızca kitabı tanıyorsun. Geçen sene Paris'te bir sahaftan almıştı. 1840 basımı, sayfalar arasıda yazarın el yazısıyla aldığı notlar var. Biraz karıştırıp sonra sıkılıyor. "Dün izledin mi programı? Kötüydüm di mi? " diye soruyor. "Erken uyudum" diye cevaplıyorsun. Biraz bozuluyor sanki. Bozulduğunu anlayıp, "Kimler geldi" diye muhabbet açıyorsun. "Otuz tane adam geliyor, hangi birini aklımda tutayım" diye cevap veriyor. Birlikte gülüyorsunuz. Daha doğrusu o gülünce sen de mecburen ona katılıyorsun. Sonra birden "Okan!" diyorsun. "Ben artık ayrı eve çıkmak istiyorum." Bir sessizlik oluyor. "Neden?" diye soruyor Okan. "Bir problem mi var? Bilmeden seni mi kırdım?" "yapma Okan diyorsun, ne problem olabilir ikimizin arasında? Ama ben sıkıldım artık." Okan anlamaya çalışan gözlerle sana bakıyor. Devam ediyorsun. "Seninle ev arkadaşı olmak öyle zor ki...Bak, yanlış anlama ama evde atkıyla, ayakkabıyla geziyorsun. Gece oturuyorsun gündüz uyuyorsun. Ben erken uyanan insanım, sen yatıyorsun diye evde rahat hareket edemiyorum. Sonra yemek yapıyorum, tenezzül edip yemiyorsun. Menemeni küçümsüyorsun. Ayrıca içtiğin sigaradan evin perdeleri sarardı. Olmuyor Okan, seninle aynı evde olmuyor. Ben evden ayrılıyorum." Okan bir sigara daha yakıyor. "Nereye gideceksin?" diye soruyor. "Dayımın oğlu üniversiteyi kazandı. Onunla eve çıkacağım" diye cevap veriyorsun. Ayağa kalkıyorsun. Kelimeler boğazından zor çıkıyor. "Ben eşyalarımı topluyorum. Hoşça kal... Hoşça kal disko kralı!".. Sen giderken Okan ardından bakıyor. Bir sigara daha yakıyor. Demin yakmıştı zaten ama... Herhalde üzüntüden zihni bulanıyor.(LombakSayı 97)

Dünya bir masaldır

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu. "Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. öyleyse gerçek olan biri beni düşünüyor. O gerçek, ben ise düş oluyorum." Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi. "Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."

En değerli arkadşımın bana yazdığı bi'şey .)

Sen, karamsarlığı sevince boyayan kız !Umudun hep böyle beyaz kalsınVe sakın siyaha gücenme.Odanın buğulu camına, ben diye,Gülen bi çocuk yüzü çiz bu gece.Sakın ha seslenme... Bekle.Bi şarkı dinle, bi şiir yaz dilin döndüğünce.Uzanabilirsen bi telefon aç.- Fazla değil, bi 'merhaba' yeterli. -Çok üzülme, öykünme.Gülen gözlerindeki pırıltı hiç sönmesin,Saçının bi telini sakla defterinin arasına.Bi yıldıza şiirler oku, bi yıldıza sarıl ve uyu.Kendine dikkat et...Çok dondurma yeme olur mu?( Sivilceler geçicidir ama antibiyotik iz bırakabilir. )Bırak yüreğin hep bende kalsın.Şimdi kapat gözlerini ve uyu...- Seni sevdiğimi de sakın unutma. -- Bazen kendi kendine de konuşmalı insan, sanki o dinliyomuş gbi (: -

9 Ocak 2010 Cumartesi

Pazar Günüm. Ah ne sıkıcı...

Sunday is gloomy...
Hafifliyorum.. Kendimi biraz biraz iyi hisseder oldum.Ayrılık sonrası isterik kahkaha seanslarım azalmaya başladı.
İki kitabı aynı anda okuyup, tıbbi terimler öğreniyorum."Medulla spinalis". İyileşme sonrası ayarsız enerji sendromu olsa gerek.
Ketçap, mayonez, marulla beslenir oldum. Aşırı iyileşme sonucu sindirim sistemim başka yiyecek kabul etmez oldu.
Björk dinleyip bira içiyorum. Duvar yazıları okuyup keyiflenmeye çalışıyorum. Andrea'nın bana gelmeleri de var tabi.


Sucker love is heavan's sent....

Sen ve Ben....

Sen ve Ben
Onlar milli irade, istatistik kalabalığı, sen ve ben sürüden ayrılanalar.
Onlar da kendi aralarında şunlar-bunlar diye ikiye ayrılırlar ama sen ve ben ayrılsak da beraberiz.
Sen ve Ben’e mevzu bulunsun diye yaşıyor sanki onlar.
Onlar denilen hep topluca varolunanlar. Sen ve ben çat taşlasa iki kişi.
Sen ve ben birinci tekil şahıs, onlar üçüncü çoğul şahıs.
Onların yanında sen ve ben de yanar.
Sen ve Ben’in ömrü onlara bir şey anlatmakla, onları sen ve ben’lerden oluşan onlar yapmaya çalışmakla geçerdi.
Onlar sayıca çoklar ama yoklar. Sen ve ben sözce daha fazla.
Sistem onlar üzerine kurulur, sen ve ben onlar için harcanır.
Onlar hep (arananlar) yanılanlar, sen ve ben ise faturayı ödeyenler.
Onlar diyorsan çoğul ekleri, sen ve ben diyorsam “-de, -da” ayrı yazılır.
Onlar hayatları boyunca onaylananlar ama hiç onmayanlar, sen ve ben ise defterleri olanlar ve dürülenler.
Sen ve toplanınca onlar etmez, onlar tonlarca toplansa bir tek sen ve ben etmez.
Sen ve ben jön- jönes, onlar arkada figüran.
Onlar sen ve ben taklidi yapan yalaka sen ve ben’lere bayılırlar.
Onlar diyorsam hepsi birbirinin aynısı, sen ve ben diyorsam başka şubesi yok.
Sen ve ben tek tük ama onlardan tonlarca var.
Sen ve ben büyüyünce onlar mı oluyor? Sen ve ben’e bir süre sonra onlar mı devam ediyor?



Değerli Penguen yazarına teşekkürlerimi sunuyorum .))